Giray Kemer Mustafa Orman Röportaj

İki yeni yazar, iki özel röportaj


Giray Kemer, ilk kitabı “Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı”nın 2014 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkmasının ardından 2016’da yayımlanan “Ses Veriyorum” kitabıyla bu yolculuğun uzun süreceğini okuyanlarına hissettirdi. İki kitabı da yaşayarak okumuş biri olarak almanız konusunda baskı yapabilirim. Ankara’yı sevmeyenler Ankara’da olmak isteyecek ve bazı öyküler de sevmeyenlere bile rakı içirtecek. Hatta Müzeyyen Senar dinlerken bulacaksınız kendinizi. Bazen Burak olmak isteyecek bazen de Burak gibi bir arkadaşınız olsun isteyeceksiniz. Kırık bir aşk hikâyesinin ardından arkadaşlıkla dolan, doldurulmak zorunda olan o en zor zamanları iliklerinize kadar hissettirecek size ve bazı öykülerde kendinizle karşılaşacaksınız.

Everest Yayınları’ndan çıkan ilk öykü kitabıyla edebiyat dünyasına giriş yapmış, öykü severlerin damağında, ruhunda, “Umudu dürten umutsuzluğu yatıştıran hikâyeler”le derin izler bırakan bir kitap yazmış Mustafa Orman… Aslında tanıdığımı sandığım Mustafa’nın yazmamak gibi bir şansının neden olmadığını festivalde kısa da olsa dinleyip, akabinde de kitabını okuduktan sonra anladım. Ruhunda biriktirdiği ne varsa dinlenmeyi ya da okunmayı hak ediyor.

“10. Uluslararası Şiir Ve Edebiyat Festivali” sonrası söyleştiğimiz Giray Kemer ve Mustafa Orman için çok şey yazmak istiyor ama onları dinleyip daha iyi tanıyabilmeniz için lafı fazla uzatmıyorum. İyi okumalar.

Sevgili Giray ile başlıyoruz;

İstanbul ile ilgili fikir ve duygularını biliyorum. (İstanbul’un karmaşıklığı, telaşı, kalabalığı) O yüzden festivalde yaşadığın ufak gecikme haline gülümsedim 🙂 Burada yaşasaydın eğer öykülerinin gidişatı değişir miydi?

Giray Kemer: İstanbul’da yaşamayı bir prestij göstergesi sanan ve türlü tavizlerle halen orada yaşamak için uğraş verenler var. Aldığı maaşın dörtte üçünü kiraya verip daimi bir koşturmacanın içinde gönüllü olarak boğuşanlar vs. Ben bunu anlamıyorum. Yoksa elbette güzel yer. 6-7 sene yaşadım. İnkâr edilecek bir durum değil yani bu. Son gelişimde tam gün batımına denk geldim. Karaköy tarafında gün batımı, Kadıköy tarafında dolunay manzarası vardı. Nereye bakacağımı, neresine hayran kalacağımı şaşırdım. Elbette büyüleyici bir yer ama ancak birkaç vapur yolculuğu kadar 🙂 Ankaralılar olarak İstanbul’la bir alıp veremediğimiz yok. Onlar saldırınca cevap vermek zorunda kalıyoruz sadece. Bizimki bir nevi nefsi müdafaa. Öz savunma. Bu minvalde, o curcunanın içinde 6’da evden çıkıp 9’da ancak dönülen bir ortamda İstanbul’da yaşasaydım öykülerin bir gidişatı olur muydu? Yazabilir miydim onu bile bilmiyorum.

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı

Hukuk okurken, boksla ilgilenirken seni yazmak için tetikleyen duygu neydi?

Giray Kemer: Bazı şeyleri ancak hisle anlatabiliyor insan. Bunun net bir cevabı yok. Pek bir izahı da yok. İstemek işte. Neden istediğimizi o kadar da çok düşünmeyiz. İstiyoruzdur hali hazırda. Bencillik belki. Yoksa yazmasaydım ölürdüm falan gibi bir durumum yok. Hukuk daha doğrusu avukatlık çocukluk saplantımdı.   Arkadaşlarım 4-5 yaşında astronot olacağım derdi, ben avukat olacağım derdim. Boks da bir nevi terapi olarak başlamıştı, sonra içimde çok büyüyüp serpildi. Ben üniversitede başladım boks yapmaya, yaşım da fiziğim de uygun değildi. Ama çok sevdim, tahmin ettiğimin ötesine geçti, daha büyük anlam kazandı. Hepsinin toplamı tutku sanırım. İsteme. Diyor ya Schophenauer; “İsteme ve tasarım olarak dünya” diye. Ben de böyle bir şey kurdum işte kendime.

Avukat Giray ile yazar Giray arasında çok benzerlik var mı? Fark yoksa bu ayrımı nasıl yapıyorsun? Avukatlık soğuk bir meslek ama karşımızda sıcacık bir yazar var.

Giray Kemer: Kendini mesleği üzerinden tanımlayanlardan hiç hoşlanamadım. Yatıp kalkıp işinden bahsedenlerden, akşam yemeğinde, hafta sonunda bile hala iş konuşanlardan. Küpüne başka hiçbir şey koyamamış, anlatacak başka bir şeyi olmayanlara has bir durum gibi gelir. Zavallıca bulurum. Acıklıdır. Bizim meslek maalesef böyle insanlarla dolu. Benim kendimi tarif edeceğim başka şeyler var neyse ki.  Avukatlığa muhtaç değilim. Ama ödenecek faturalar da var. Avukatlık elbette önemli. Mesleğime saygım var. Ama son tahlilde işin sadece iş olduğunu unutmamak lazım diye düşünüyorum.

Samimiyetine doyamadığımız Giray’a ara verip biraz da Mustafa Orman’a dönüyoruz;

Kitabınız ‘Derdin İncinmesin’ tamamıyla ilmek ilmek işlenmiş bir el işi gibi. Bu çok kıymetli bir şey. Bu satırları biriktirirken nasıl bir süreç geçirdin? En çok gözlemlediğin, etkilendiğin durumlar neydi?

Mustafa Orman: Süreç dediğimiz şey, aslında yazdığın her öyküde kendini tekrar ediyor. Öte yandan sıkı bir çalışma ve okuma serüvenine kendini dâhil ediyorsun. Sana bir yol belirlerken bu serüven, açtığın alandan ilerlemeye çabalıyorsun. Kimi zaman çabaladığın yerden ansızın kopabiliyor, kimi zaman da bir yer kavramına ihtiyaç duymuyorsun. Bu da yine ne yapmak istediğinle ilgili bir şey. Biriktirdiğim şeylerin çoğu yaşantıyla birebir muhatap. Öte yandan çocukluk dediğimiz müthiş bir hafıza var. Çocukluğa sıklıkla inerim. Büyülü bir ovada büyümek, aynı zamanda sözlü geleneğin ucundan berisinden geçen bir ailenin içinde yaşamanın etkisi büyük oldu. Ama asıl mesele, bir şeyden nefret etmek, ona kötümser bakmanın bilincine varmak, beni daha çok bir yerde konumlandırdı.

Mustafa OrmanYazdıklarının şehirlerle bağlantısı olduğuna inanıyor musun? “Yaşadığım, doğduğum yerde yazmamak gibi bir şansım yoktu” demiştin. Orada olmasaydın eğer çıkmaz mıydı bu öyküler?

Mustafa Orman: Kimin yazdıkları yaşadığı yerle ilintili değil ki? Çoğu kişi kendi evinin önündeki şeyleri yazıyor. Sanırım ülkede moda olan, aslında çokça basit söylenen, ama kökleri derinde saklı bir durum belirtme ucuzluğu var. Şöyle, “Kendi coğrafyasını yazmış,” diye her yazının girişinde, ortasında böyle bir tespit yapılıyor. Bu arkadaşlar ya Norveç’te yaşıyor ya da sanırım direkt egemen bir kibirle yaklaşıyor. Dönüp kendilerine baktıklarında hangi coğrafyayı yazıyorlar merak ediyorum. Ki 50 yıldır hâlâ aynı şeyleri ısıtıp ısıtıp insanların önlerine koymaktan hiçbir beis görmüyorlar. Cidden sormak lazım, onca utancınız var, bu coğrafyada neden biraz da onlarla kafa yormuyorsunuz. Ermeni edebiyatına dair eserler okuduğunda, “Ermeniler kendi hikâyelerini yazıyor,” gibi ucuz tespitler yapılamaz. Köklerde daha derin şeyler var. Dünyada birçok yazar kendi coğrafyasının gölgesinde yazarak en iyi eserleri vermiştir.

Bir fotoğrafta aynı anda hem olmayı hem de olmamayı tarif etmişsin. Hayat da zaten böyle değil mi diye kendimle epey tartıştım. Bu öyküyü sen yazmasaydın yine aynı cevabı verir miydin? 

Mustafa Orman: Yazmamış olsaydım, şu an burada cevap veriyor olmazdım. Zaten hayatın içinde bir şeyleri işaret ederek yazmışım, hayatın dışında olması imkânsız.

Şahsi sorularımızın ardından festivalle ilgili ortak sorularımızı da samimiyetle cevapladılar..

“Uluslararası İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali” genç ve yeni yazar, şairlere yer vermesi ile önemli bir paydada yer alıyor. Bunun eşsiz bir fırsat olduğunu düşünüyor musunuz?

Giray Kemer: Fırsat ve edebiyat kelimelerini yan yana pek sevmedim açıkçası. Öyle görmüyorum sanırım. Yaş konusu, mekân, hatta yazılan tür bile bir yerden sonra anlamını kaybediyor. Zamanın belirleyiciliğine güvenmek lazım sanırım. Tek gerçek kriter bu olmalı.  Festivaller, ödüller elbette güzel. Motivasyon arttırıcı, fark edildiğini hissettirici, iyi gelen bir yanı var. Bunun haricinde jenerasyonlar arası, yazarlar arası diyalog tabii ki faydalı. Birbirimizi tanımıyoruz çoğunlukla. O açıdan bir fırsat olmuş olabilir mesela.

Mustafa Orman: Sanırım bu ülkede yapılan her iş eşsizmiş gibi gösteriliyor. Etkinlikler, festivaller elbette çok önemli. Fakat çok da şaşkınlık yaratacak, abartılacak bir durum değil. Çünkü Avrupa’da kültür ve sanata dair yapılanlar ortada. Bu yüzden, eşsiz bir fırsat tanımlaması bana pek doğru gelmiyor. Ki zaten bu tür etkinlikler her zaman yapılmalı.

Giray KemerEdebiyat hem tecrübe isteyen hem de her daim dinamik ve genç kalması gereken bir alan. Bu festivalde gençler, yeniler ve ustaların kolektif bir şekilde buluşmasının önemi sizce nedir?

Giray Kemer:  Ben usta çırak ilişkisine inanan biriyim. El almak deyin. İletişim deyin. Sinerji deyin. Temas etmek, katmak… Ne derseniz deyin. Bunlar çok kıymetli. Biyografi okumak gibi düşünülebilir. Ama o biyografiyi bizzat yaşıyorsunuz o zaman. Hayal kırıklığı riski her daim varlığını korusa da sevilen, saygı duyulan, hayran olunan bir yazarla tanışmak çok etkileyici. Bu açıdan kesinlikle çok şanslı olduğumu söyleyebilirim.

Mustafa Orman: Festivalde yazarların bir araya gelmesi sadece masa ve sandalyelerden ibarettir. Yazarlık müessesi birileriyle bir araya gelerek, yazar olmak istemekle, kitap sahibi olmakla ilgili bir şey değildir diye düşünüyorum. Yazarın kendine ait bir dünyası vardır, orada kendi sesini bulmaya çalışır, bunun için de birileriyle bir araya gelmesi gerekmiyor. Gençler, ustalarla buluşuyor diye bir hava yaratıldı. Fakat genç yazarlar da sıradan bir dinleyici gibi sadece onların konuşmalarını dinlemiş oldu. Durum bundan ibarettir.

Bu tip festivaller, yurt dışında daha görünür olma konusunda sizce nasıl bir açığı kapatıyor?

Giray Kemer:  Bence edebi olarak sanatın hiçbir dalında olmadığı kadar iyiyiz. Dünya çapında yazarlarımız da var. Ne kadar biliniyorlar bilmiyorum. O kadar beynelmilel ilişkileri olan, dünya üzerinde yazar bazındaki görünülürlüğümüzü o denli takip eden biri değilim.

Mustafa Orman: Görüntünün arka kısmında neler olup bitiyor, bilmiyorum. Gençler yurt dışında görünür kılınıyor mu bu tür etkinliklerle emin değilim.

Sosyal medyada fenomen olup yayın evlerinin baskıları karşısında kitap çıkaran birçok insan var. Bunun yanı sıra ünlü isimlerin de hayatları adı altında çıkan kitaplar (ki yayın evlerine yaptıkları baskıları her duyduğumda öfkelendim) oldu. Bu yazarlardan olmayan biri olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Giray Kemer: Ün ve parayla o bahsettikleriniz kadar sınanmadan bu konularda kimseyi eleştirmemek gerektiğini düşünüyorum. Herkesin kendi tercihidir.  Eğer kişi, bulunduğu ortamı, seçtiği cenahı, yapılan işi içine sindirebiliyorsa bize söyleyecek bir şey kalmıyor.  Ama şu da var. Twitter da ya da sözlüklerde piyasaya iş yapmakla eleştirdikleri insanların yerinde olsalar bu projeleri reddedecek kaç kişi var? Belki biraz da buradan bakmak lazım. Bizde eleştiriden ziyade “neden ben değil de o meşhur oldu” hazımsızlığı var gibi geliyor. Liyakat bu yüzden de bu kadar önemli zaten. Her işi iyisi yapmalı ki bu tarz yaklaşımların önü kesilsin.

Mustafa Orman: Kitabı olan herkes yazar mı? Sorunun muhatabı “yazar” değil, okurdur. Ortaya çıkan her şey bir tepkiye mutlaka maruz kalacaktır. Geliştirdiğimiz tepki yine kişisel kalıyor. Belki ortak bir azınlıkla bu tepkide buluşabiliriz, fakat öte yandan bu eserleri tüketen büyük çoğunlukta bir kesim var. Onları nasıl yok sayacağız. Ya da onlar neden okuyor, neden bu kadar çok talepte bulunup heyecanla bekliyorlar? Ben şahsen okumuyorum takip etmiyorum bu tür eserleri. Zaman gösterecek. Başka yazarlar değil, sadece ve sadece zaman yazarın rakibi.

 

Derdin İncinmesin

Dünya klasiklerini okumazsak kitap okumuş sayılmıyor muyuz? Edebiyatla ilgilenmiş olmuyor muyuz?

Giray Kemer: Elbette oluyoruz ama okursak daha iyi olur sanırım 🙂  Sormaya çalıştığını anlıyorum. Günümüz dünyasında nehir roman kolay içine girilesi bir durum değil. O anlatılan şehirleri hiç görmemiş ve görmeyecek insanlar değil artık söz konusu olan, daha geçen sömestr tatilinde instagrama yüzlerce fotoğraf atmış bir okur var artık. Etrafımızda konsantrasyonumuzu bozabilecek binlerce dış etken var; internet, akıllı telefonlar vs. Bir romana kapanmak artık çok daha zor. O yüzden insanların kendi yerine koyabileceği ya da daha kolay bağdaşım kurabileceği yeni bir dil, yeni türler aramasında problem olduğunu zannetmiyorum.

Mustafa Orman: Bu çok kişisel bir durum. Klasikleri okumadan da kitap okumuş sayılabilirsiniz. Klasikler okunmalı diye bir kural yok. Fakat klasikler okumadan da bir yol alınabileceğini düşünmüyorum.

Ya da hiç kitap okumayan, okullar bitirmeyen bir insan sadece gözlemlerini ve hislerini yazsa o edebiyat olmaz mı? Edebiyatçı olmak için aslında bizim görmediğimiz belli kriterler mi var Mustafa?

Mustafa Orman: Yaşar Kemal üniversite okumadı. Üniversite okumaması Yaşar Kemal’den hiçbir şey de eksiltmedi. İnsanlığın ve doğanın içinde kalarak daha da büyüdü. Bir okul insana ne verebilir? Bir okul insana ancak eğitimin ne kadar saçma olduğunu ve insanı aptallaştırdığını öğretebilir. Belli kriterler yok aslında, fakat siz mi yazdıklarınıza kölesiniz, yazdıklarınızı mı kendinize köle edeceksiniz, bu iki sorudaki seçimi iyi belirlemek gerek sanki.

Sevdiğim bir yazar “Şiir yazmak romanın damıtılmış bir halidir” demişti. Sizce ikisi arasındaki fark ne?

Giray Kemer: Şiir tartışmasız edebiyatın en zor dalı. Kıyas kabul etmez. Romandaki sınırsız özgürlük öyküde azalıyor. Şiirde ise adeta imkânsızlaşıyor. İğneyle kuyu kazmak gibi. Bu yüzden şiirin iyisi her dönem çok nadir olmuştur zaten.  Allah şairleri başımızdan eksik etmesin.  İyi ki varlar.

Mustafa Orman:  Bu tür benzetmeler her daim yapılıyor. Ne desem eksik kalır.

Kapak Fotoğrafı: Uğur Akçelik


Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir