Salih Bademci Röportaj

Salih Bademci: “İstanbul, zamanı izafi kılıyor”


Oyunu daha önce izlememiş olsam; enerjisini normal bulabilirdim. Fakat yaklaşık 2 saat süren, her dakikası yaşayan bir oyundan çıkar çıkmaz muhteşem bir enerjiyle yanımıza gelmesi ve söyleşi boyunca bundan bir şey kaybetmemesi inanılmazdı 🙂 “İçindeki çocuğu öldürmeyen” bir insan Salih Bademci! Ve bence onu besleyen en güzel şey gülümsemek, gülümsetmek… Herkese onun enerjisinden, pozitifliğinden, samimiyetinden diliyorum…

Günlük hayatında bizim bilmediğimiz görmediğimiz zamanlarında Salih Bademci ne yapar, neleri sever, ne okur? Evi mi yoksa daha çok dışarıyı mı tercih eder?

Görmediğiniz Salih Bademci şuanda yoğun iş temposundan dolayı biraz kitaba sardı. İki kitap birden okuyor. Zaten ben çoklu kitap okumayı da seven bir insanım. Yeni çıkan “Sapiens” diye bir kitap var. İnsanın kökenini anlatan, bugünkü durumumuzu açıklayan, çok güzel bir kitap. Uzun süre yanaşmamıştım ama harika bir şey çıktı. Psikolojik yorgunluk falan başladı, bir yandan da bununla ilgili psikoloji kitapları okuyorum. Bir de Oscar döneminden yeni çıktık ya, bütün Oscar filmlerini setteyken peş peşe seyrettim. Setteyken bile kenara geçip film seyreden bir adamım. Arkadaşlarım evlendikten sonra iyice asosyal oldun diye şikayet ediyorlar. 🙂 Çalışmalar o kadar yoğun gidiyor ki iki oyun, bir dizi şeklinde. O yüzden de dışarı hayatım maalesef yok. Eve gidip uyuyorum, kalkıp çalışıyorum, bir gün boş olduğunda, tek günse dışarı çıkıyorum, iki günse hemen bir yere kaçıyorum. Böyle bir adamım yani. Boş zamanları daha çok eşiyle geçiren, gece yaşantısı olmayan biriyim. Anadolu yakasında oturuyorum, bu tarafa geçip onlara katılmıyorum diye arkadaşlarım küsüyorlar. Çok zor geliyor Avrupa yakasına geçmek. Şehrin bir ucundan başka bir yerine gidiyormuş gibi değil de sanki şehirlerarası yolculuk yapıyormuş gibi hissettiriyor bana. İstanbul’un trafik koşullarını da biliyorsun o yüzden çok fazla gece hayatına çıkamıyorum. Asosyalim 🙂

“İstanbul, planlamalarımızı elimizden alan,
zamanı izafi kılan bir yer”

Zaman, plan program dinlemeden sanki özellikle de bu ara çok hızlı geçip gidiyor. Siz genelde nasıl yaşamayı tercih ediyorsunuz? Planlı mı yoksa akışına bırakarak mı? Zaman kavramına nasıl bakıyorsunuz?

Vallahi akışına bırakmak zorunda kalıyoruz. Geçenlerde iki gün şehir dışına kaçtım. Cunda’ya gittim ki orayı çok severim. Hocam ve yakın bir arkadaşım var orada yaşayan onları ziyaret etmek istedim. Zaman o kadar yavaş geçti ki, bir baktım ki günü planlayabiliyorum. Kalkıp kahvaltı yapalım, bir deniz kıyısına gidelim, bir orman yürüyüşü yapalım derken gün bitmiyor. Zaman o kadar da hızlı akan bir şey değilmiş onu fark ettim. İstanbul, bizim planlamalarımızı elimizden alan ve zamanı o kadar izafi kılan bir yer ki zaman pat diye geçiyor. Ne zaman müsaade olur bilmiyorum, emekliliğe de bırakmak istemiyorum ama ileriki yaşamımda inzivaya çekilmek denen şey vardır ya hani “şehirden uzakta, ayağımızın toprağa bastığı bir yerde yaşamak” onu yapmayı planlıyorum. İzmir Alaçatılıyım, yerlisiyim baya. Babaannemler hala orada yaşıyorlar. Tabii oraya yerleşmeyi düşünmüyorum çünkü orası artık İstanbul’un başka bir konumu oldu.

Salih BademciTiyatro ile uğraşan oyuncular sanki diğerlerine oranla bir parça daha halka yakın ve samimi. Bunun sebebi ne olabilir?

Yaptığın sanat işi itibariyle zaten sadece bir hayran kitlesiyle değil, seyirciyle göz göze geliyorsun. Seni izleyen seyircinin reaksiyonuyla, beğenisiyle ya da yergisiyle baş başa kalıyorsun. O da tabii ki seni daha kadir kıymet bilir değil de seyirciyi anlar hale getiriyor ve seyirciyle olan ilişkine yansıyor. Sadece kamera önü oyunculuğu yapan insanlar maalesef seyirciyle tanışma fırsatı bulamıyorlar. En fazla sosyal medya üzerinden övgü ve yergileri alıyorlar. O da yüz yüze gelmek, o enerjiyi hissetmek gibi değildir. Tiyatro, seyirciyi tanıtıyor. Yani siz orada beni izleyip tanırken, organik olarak ben de bir yandan sizi tanıyorum. Bu belki de daha sıcak kılıyordur tiyatro yapan oyuncuyu.

Oyun sonrası duyduklarım arasında “Harika bir oyun fakat o kadar sarsıcı ki tekrar izleme cesareti gösteremem” gibi yorumlar var. İzleyici o kadar etkileniyor ki yeniden izleme cesareti bulamıyor. Ne geçiyor siz sahnedeyken seyirciye?

Onu anlamlandıramam çünkü o benim kararını verebileceğim bir şey değil. Etkiler mi bilmiyorum ama ben ya da biz grup olarak sadece elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Yaptığım işe inanıyorum ve severek yapıyorum. Oynadığım anı yaşatmaya çalışıyorum. Özdeşleşmeyi çok severim. Karakter çıkartmak oyunda ya da dizide fark etmez insan tanımak gibidir. Ben insan tanımayı da çok severim, insanlarla ilişkim de çok iyidir, sıcaktır. Tanımanın yanında kendimi tanıtmayı da severim. Ben hem oyuncu olarak kendimi tanıtmayı seviyorum yani Salih olarak hem de oynadığım karakteri tanıtmak istiyorum. İkisi birleşince herhalde güzel bir kimya çıkıyor.

“Mutlu olmak için;
hayatınla ilgili
‘hâkimiyete ve dengeye’
ihtiyacın var…”

Sizin de kadrosunda yer aldığınız Siyah Beyaz ve Renkli Tiyatro’nun oyunu  “Tesir”de ‘Mutluluğun maddesi aranıyor’ diyorsunuz. Hayatta mutlu olmak için nelere ihtiyacımız var? Çok mu büyük şeyler gerekiyor?

Hayatta mutlu olmak için hayatınla ilgili hâkimiyete ve dengeye ihtiyacın var onu çok net anladım. Hayatla ilgili denge kurman gerekiyor. İyi yaşıyorsan biraz kötülerden eğer kötü bir şey yaşıyorsan biraz iyilerden koyman gerekiyor.  Terazinin dengesi kaydığı anda sen psikolojik ve ruhsal olarak deformasyon yaşamaya başlıyorsun. O yüzden de hayatta denge ve hâkimiyet çok önemli iki tane kavram. “Tesir” ilaç yolunu sorguluyor. İlaç dediğimiz şey sadece bir erteleme yoludur yani kısa vadeli çözümdür. “Tesir”deki önerme de onun dışında insanın kendi kendiyle tanışması ve barışması gerektiğini anlatıyor.

“Tiyatroda fısıltı gazetesi
çok önemlidir”

Geçtiğimiz günlerde biz de ekip olarak izledik oyunu. İlgi neredeyse ilk günkü gibiydi, salon tıklım tıklım. Sahi kaç sezondur sahnede “Tesir”? Nasıl gidiyor?

Üç sezondur süren, çok keyifli ve başarılı bir oyun. “Siyah Beyaz ve Renkli Tiyatro”, okul arkadaşlarıyla kurulmuş bir ekip. Beş kişilik bir ana kadrosu var, gerisinde dallanıp budaklanıyor. Onun sıcaklığını geçirmemesi de mümkün değil.  Herhangi bir özel tiyatrodan daha özel olduğunu hissediyorum. Siyah Beyaz ve Renkli’nin yaptığı her işte, başarılı ya da başarısız, performansı iyi ya da kötü, yaptığı oyun beğenilir ya da beğenilmez; kimse şunu diyemez “Siyah Beyaz ve Renkli’den çıkan bir oyunu yabancı bulduk!”. Oyun mutlaka bir sıcaklıktadır ve seyirciye geçmemesi gibi bir şey söz konusu değildir. Biz “Siyah Beyaz ve Renkli” olarak bunun artısını hep yaşıyoruz, o yüzden de bunun seyirci getirisi oluyor. Artık palazlanmaya da başladık, oyun ödüller aldı ve kendini daha çok duyurdu. Biraz medyatik olmaya başladık 🙂 Belki onun da getirisi var ama ben ona çok inanmıyorum. Dizide oynuyorsun diye tiyatro oyunun dolmuyor. Öyle olmadığını zaman zaman görüyoruz zaten.  Tiyatro da fısıltı gazetesi çok önemlidir. “Tesir” de kulaktan kulağa giden bir oyun. “Bu sezonun sonunda artık bitireceğiz” diye düşünüyoruz ama bir yandan da seyirciden o kadar güzel bir talep var ki “Nasıl oynamayacağız?” diyoruz. Aslında oyunu eskitmek istemiyoruz. En az “Tesir” kadar başarılı bir oyun daha çıktı zaten: “Yuva”. O oyunda ben oynamıyorum. Biz de, geri kalan ekip olarak yeni bir şey çıkartıp yine başarılı bir şekilde devam etmek istiyoruz.

Salih Bademci

Son dönemlerde modern Hansel ve Gretel’ler, modern Hamlet’ler izliyoruz sahnelerde. Sizin modern masallarla aranız nasıl?

“Hansel ve Gretel”den bahsediyorsan o çok başka bir hikâye. Tekste de geçen bir replikten yola çıkarak koyduk adını. Modern masallar dediğiniz klasiklerin yeniden yorumlanması, değişik koşullarda ele alınması, değişik yazımları çok önemlidir. Örneğin; Beyoğlu Hayal Perdesi’nin sahnelediği, Alexander Popovski’nin yönettiği “Üç Kız Kardeş”i seyrettim ve çok hoşuma gitti. Üç kız kardeşin, üç kız kardeş oyuncuyu canlandırdığı hikâye o kadar enteresan bir dönüşüm geçiriyor ki… Mesela klasiğin o şekilde yorumlanması çok hoşuma gitti. Sonra “Şatonun Altında”yı seyrettim. Macbeth’in şatosunun altında yaşayan iki ucube bize “Macbeth”in hikayesini anlatıyor. Muazzam etkileyiciydi. Bu anlamda yapılan modern işleri çok güzel buluyorum. Ama şunu da es geçmeyeceğim bunu ben böyle buluyorum. Bizim toplumumuzda maalesef tiyatro o kadar gelişmiş bir sanat dalı değil. Gelişiyor belki ama daha büyük işlerin çıkması anlamında talep yetersiz kalıyor. İnsanlar önce klasiği bilmeli onun üstüne modern yorumlamaları seyretmeli. Biz konservatuvar zamanımızda klasik oyunların peşinden koşup izlediğimiz, okuduğumuz, öğrendiğimiz için onların modern yazımlarından inanılmaz etkileniyor ve çok başka tat alıyoruz.

“Tiyatro; oyuncu için çok ciddi bir sanat,
seyirci için değil”

Hep izleyicinin oyuncudan, oyundan beklentisi sorulur, oyuncunun da izleyiciden beklentisi yok mudur? Varsa bunlar neler?

İzleyiciden çok fazla beklentimiz olmuyor. Tiyatro oyuncu için çok ciddi bir sanat, seyirci için değil. Çünkü siz birini çağırıyorsunuz diyorsunuz ki: “İki saat bir oyun oynayacağım, seni hiç konforu olmayan bir sandalyenin üzerinde iki saat oturtacağım, bunun için bir de para ödeyeceksin, büyük şehirde trafik/yol çekeceksin falan…” Bu durumda zaten oyuncunun beklentisi yerine gelmiş oluyor. Bize düşen seyircinin tatmin olması. Bir de seyirciden beklenti şu: madem geldin, evinde yatmak varken kendini iki saat sandalyenin üzerinde oturmaya adadın o zaman tadını çıkar. Telefonunla ilgilenme mesela bakma, kapat, duyma. Çünkü ben kapatıyorum. Orada birileri senin için bir şey yapıyor. Tadını çıkar, izle, zaman ayır. Ne bileyim zevkleri bırak, bak bakalım ne anlatıyorlar, beğen, beğenme, çıktığında git oyuncuya, yönetmene eleştiriyi yap. Çünkü bu hakka sahiptir seyirci. Olumlu olumsuz eleştiriyi duymayı çok isteriz.

Geçmişe gitmemiz mümkün olsaydı bugüne kadar yapılmış olan hangi işte, hangi karakter olmak isterdiniz? Hiç böyle bir hayal kurup iç çektiniz mi? Yeşilçam için özellikle?

Ben çok hayal kuran bir adam değilim.  Zaten bir şeye özendiysem o çok iyi yapılmıştır. Dizi hayatında çok iyi bir işle ‘Öyle Bir Geçer Zaman ki’ ile başladım. Ondan önce okul dönemimde figüran olarak ‘Barda’ filminde Serdar Akar gibi bir adamla çalışmıştım. Zeynep Günay Tan’la, Şenol Sönmez’le çalıştım. ‘Ulan İstanbul’ ve ‘Kiralık Aşk’ gibi çok güzel projelerde yer aldım. Yani baktığımda, drama olsun, komedi/romantik komedi olsun, o kadar iyi işlerde oldum ki imrendiğim bir durum olmadı. Ama sinemada, güzel sanat filmlerinde, içeriği güzel ve cesur olan projelerde yer almak isterim. Gerçi Türk Sineması şuan anlamadığımız enteresan bir tarafa doğru gidiyor… Diğer yandan güzel işler de çıkıyor tabii. Ama onlar sinemalarda salon bulamazken, çok abuk işlere bakıyorsun milyonlara ulaşıyor. Bu da acıtıyor insanın canını…

Salih Bademci

Konuşmamız devam ederken oyun sonrası kritiği yapmak için beklediğini tahmin ettiğimiz Rüzgar Aksoy; “Ben de geçmişte neler yaptım neler….” deyip röportajı bölüp kaçıyor 🙂 Bütün konsantrasyonumuzu bozup kahkahalarla gülmemize sebep olan Rüzgar Aksoy’a sevgilerimizi yolluyoruz 🙂

Role hazırlanırken yaptığınız özel bir totem var mı?

Şeyi çok severim ne denirdi ona istihareye yatmayı… Bir üstüne yat, bir rüyasını gör… Bunu çok isterim ama hiç nasip olmadı. Yatarım, şunun rüyasını göreyim, şu rolü, o anı bir göreyim falan diye ama.. 🙂  Ama acayip çalışmışız, provasını yapmışız mesela, oyundan üç gece önce kabusu gelir. Lafı unutursun, bir şey yaparsın sahnede rezil olursun falan… Onun stresi kabus olarak yansır. O kabusu gördüm mü derim ki; ‘Ah tamam iyi geçecek!’ Kabussuz olmaz çünkü, onun bir kabusunu göreceksin. Teksti ilk okuduğumda, okuma provasını yaptığımda bir heyecan başlar ve onu da çok severim. Yatarım ve yastığın altına koyarım teksti 🙂 Rüyasını görmeyi çok isterim onun.

“Yönetmenlik dünyayı yaratmaktır;
herkes tanrıcılık oynamak ister”

Sinemamızda hem oyunculuk hem de yönetmenlik yapan isimler var. Oyunculuk bir yerden sonra tatmin etmiyor mu?

Mutlaka tatmin ediyordur. Ama yönetmenlik yaratıcı bir şey. Yönetmenlik dünyayı yaratmak olduğu için insan bunu ister. Herkes tanrıcılık oynamayı ister:)  Kendi dünyanı yarattığın bir şey. Ego olarak görülebilir ama öyle değildir aslında. Evcilik oynamak gibi düşün. Herkes evcilik oynamayı sever 🙂 Yönetmenlik de onun gibidir. Bir oyun kurarsın kafanda ve yönetirsin. Oyunculuk da ise o dünyaya dahil olmaya çalışıyorsun. Asla ‘yetmiyor’ falan değil.  Bir de şunu deneyeyim, bunu yapayım gibi bir şey…  Bazı isimler bu alanda çok da başarılı.

Müzisyenlik yaparken bir anda sinemaya, yönetmenliğe geçen sanatçılar için ne düşünüyorsunuz?

Çok başarılı değiller mi? Mesela ben bazı yaptıkları işlerle alakalı olarak özellikle çok takdir ediyorum. Özcan Deniz ile çalışıyorum. Yani insanların aklında belki ön yargı olabilir geçmişten kalan ki niye kalır onu da bilmiyorum. Müzik tarzından dolayı mı?  Onun da dinleyicisi var, söylediği bir tarz var. Ne Mahsun Kırmızıgül’ün ne de Özcan Deniz’in yaptığı işi yerebilirim. Hepsi dalında çok iyi. Mesele hangi işten gelip ne yaptığın değil, nasıl yaptığın. Oturup bunun için ne kadar kafa yorduğun, ne kadar çalışıp çabaladığındır. Bunun için ne çok emek sarf ettiklerini gördüğünde; özellikle de onlarla tanışınca daha iyi anlıyorsun. Herkes her işi yapmakta özgür. Ben bir sürü insanın oyuncu olmasına karşı değilim. ‘Mankenden oyuncu olur mu olur!’ diyorlar.  Niye olmasın? şarkıcıdan oyuncu olur mu?’ ‘Olur’. Yani herkesin bunu yapmaya hakkı var. Niye benim şarkı söylemeye hakkım yok mu şimdi? Yarın bir gün çıksam bir şarkı söylesem, has bel kader de iyi bir albüm yapsam, tutsa o albüm… Bana ‘Niye şarkı söyledin? Oyuncudan şarkıcı mı olur?’ diye bir soru gelmez. E diğeri niye gelsin?

Salih BademciHerkese sahneye çıkmasını tavsiye ettiğinizi okumuştum. Hatta tiyatro eğitimi almamış ve sahneye çıkmamış arkadaşlarınıza yalvardığınız zamanlar olmuş. Bu yıllarca eğitim alan oyunculara haksızlık değil mi?

Yalvarıyorum aynen 🙂 Çok açık ve net söyleyebilirim ki; yıllarca eğitim almış oyuncular içinde sahneye çıkmayı hak etmeyen o kadar çok oyuncu var ki… Konservatuar eğitiminde kendine bir şey katmamış hatta tesadüfen girmiş bir sürü insan var. Yüksek lisans yaparken Konservatuar sınavlarını arkadan izleme şansımız olurdu. Sınavı izlerken o sahneye gelip giden insanlara bakıyorsun… Çocukta bir ışık var şevk/heyecan var. Ama hoca onu sevmiyor/seçmiyor. ‘Eyvah!’ diyorsun ‘Gitti çocuk’. Onun yerine başka birini seçiyor. ‘E bunu neden seçti ki?’ diyorsun. Bazen doğru tercih oluyor, bazen yanlış. Bazen kendi sınıf arkadaşında bile görüyorsun. Adamın derdi tiyatro yapmak sahneye çıkmak değilmiş ki, oyuncu olmak değilmiş derdi. Sadece kartviziti olsun istemiş. Medyatik/ünlü olmak istemiş. Okulda bomboş geziyor hakkını veremiyor. Yazık değil mi? 1000 kişi giriyor sınava sadece 10 kişi alıyorsun. Şansın %1. O kadar yazık ki.  3-5 senedir üst üste sınava giren insanlar da var üstelik. E yani bu işin bir kriteri yok. Kimsenin malına canına kast etmiyorsun. En fazla insanlar der ki; ‘Geldim burada 2 saatimi harcadım, bir de üzerine 50 TL verdim.’ Cerrah, avukat, maliyeci değilsin, insan hayatına bir etki etmiyorsun. Ortada bir haksızlık yok yani. Birçoğunun da yapmaya hakkı olmadığı gibi… Işığı, cesareti olan insanların da açılması gereken bir kilidi varsa, seyirciyi tanımalı diye söylüyorum bunu. Bizimki organik bir iş, seyirciyle yüz yüze gelmek… Role hazırlanıp sahneye çıkacaksın. Seni başkası seslendirmeyecek. Görecekler, duyacaklar, anlık zaafların… Her şeyin faturası sana çıkacak. Bu bedeli ödemek lazım. Heyecanlı bir şey… Roller coaster gibi… Bir yere kadar midenin bulanıp bulanmayacağını bilmiyorsun. Denemelisin. O yokuştan aşağı inişte gözünü kapatır kendini bırakırsın. Sonraki olay hazdır zaten. Tehlikeli ama çok zevkli acayip bir duygu,  o yüzden tavsiye ediyorum.

“Getirisi yok, götürüsü çoktur
büyük harflerle başlamanın…”

Evlilik teklifini neden kendi doğum gününde yaptınız? 🙂

Reddedilmemek için. Daha garanti bir gün olabilir mi? Doğum günü partisi anaları, babaları çağırdım. Eş dost akraba kim varsa gelsin dedim. Kutlarken de diz çöktüm evlenme teklif ettim. Hadi reddetsin bakalım 🙂 12 yıllık arkadaşım, 7 yıllık sevgilim, 2 yıllık karım. Bir psikolog var Ahmet Bey, ona anlatıyorum. Dedi ki; ya o kadar güzel bir şey ki aşk, sevgi. Bunlar bir tarafa siz bir de arkadaş bulmuşsunuz kendinize, o zaten büyük şans dedi. Gerçekten çok şanslıyım. O samimiyete güvenerek zaten o da espriyle ‘doğum gününde mi lan!’ dedi. Doğum gününde bu çocuğu kıracak mısın? Hem de 30’uncu yaş. Hiç şansa bırakmadım.

İzmir’de doğup büyüyüp İstanbul’a gelmek? Bence kâbus olmalı 🙂 İstanbul neleri değiştirdi hayatınızda?

Kabus değil. Ben Mimar Sinan’da Sosyoloji bölümünü kazandım, okumaya geldim. Sonra orayı bıraktım konservatuara gittim. Egom tuttu. 🙂 İnsanlar beni izlesinler istedim. İstanbul çok şey değiştirdi, zamanımı aldı. Elimdeki en büyük şey zamanım zaten. O alınınca hayatımı almış oluyor. Keşke bize daha çok zaman verse… Kaos verdi… Diğer yandan çok besledi, değiştirdi tabii. Mesela İstanbul’a geldiğimde yaşam koşullarına sahip mali gücüm yoktu. Her türlü direnmeyi, hayatta kalmayı öğretti. Ama biraz sert bir okul oldu. Şimdi o okulda öğrendiklerimi unutmaya çabalıyorum. Artık ‘tamam’ diyorum, ‘öğrendim, daha fazla üstüme gelme’. Öğrendiklerimi unutup artık hayatın içine dahil olmaya çalışıyorum. İzmir tabii ki memleket ama sonuç olarak burası da dünyanın merkezlerinden biri, nasıl reddedebilirim ki?

Sizin gibi pozitif bir oyuncudan pozitif bir hayat felsefesi alabilir miyiz?

‘Ben büyük harflerden ürktüm. ‘ Şarkıdır bu, Sezen Aksu’nun şiiridir. Çok severim. Bu bir hayat felsefesidir. Korkarım ben büyük harflerden. En sevdiğim sözlerden bir tanesidir. İnsanlara, hayatı yaşamaları anlamında kendilerine fırsat vermesini, akışına bırakmasını ve büyük harflerden hep ürkmesini tavsiye ederim. Bazen karşı çıkarlar ama ‘mütevazilik yapma gerçek sanacaklar’ diye. Mütevazilik değil o korku 🙂 Getirisi yok, götürüsü çoktur büyük harflerle başlamanın. Her zaman ürkerim o yüzden…

Son olarak yeni diziniz “İstanbullu Gelin” nasıl gidiyor?

İstanbullu gelin çok güzel gidiyor. Zaten Zeynep Günay Tan’la çalışıyorum yeniden. Çok tuhafmış saygı duyduğun, inandığın, hocan gibi gördüğün yönetmenle ikinci defa çalışmak. Çok değişik çok güzel geldi. Çok daha zor geldi! Çünkü beklentiler karşılıklı bir şekilde artmış mı diyeyim bilemedim. Sizde biliyorsunuz ki o beklentileri karşılamak gibi görevlerimiz var. İnandığımız sevdiğimiz biri… Öte yandan çok güzel dönüşler almaya başladık artık. Gerçek bir iş oluyor. Bir kere mükemmel bir oyuncu kadrosuyla çalışıyorum. Tadından yenmiyor 🙂 Bu önceki işime haksızlık olarak algılanmasın. Kiralık Aşk için de aynı şeyi söyleyebilirim. O da çok keyifliydi özellikle de son 30-40 bölümü. Şenol Sönmez’e yüzlerce teşekkür ediyorum gerçekten. ‘Zeytin Tepesi’nde de (çok kısa sürmesine rağmen..) Barış Yöş. Estetik algısı çok gelişkin bir yönetmendir. ‘Ulan İstanbul’ Murat Onbul; çok yenilikçi bir yönetmendi. Yönetmeniyle de kadrosuyla da çok iyiydi. Valla şükranlıyım. Yalan yok, hep şükran duyuyorum bu anlamda.  Allah bozmasın diyorum.

Oyunculuk yaşı olmadığı için uzun yıllar seni izlemeye devam edeceğiz. Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederiz. Alkışın bol olsun 🙂

Fotoğraf: Seda Boztaş


Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir