Tarık Tufan Röportaj

Tarık Tufan: “Merhamet, modern sistemde bir zaaftır”


Her ne kadar son kitabı “Beni Onlara Verme”yi konuşsak da Tarık Tufan deyince “Şanzelize Düğün Salonu”nun etkisi vuruyor hala yüzüme… “Kekeme Çocuklar Korosu”, “Hayal Meyal”, “Kraliçenin Pireleri”, “Ve Sen Kuş Olup Gidersin”, “Bir Adam Girdi Şehre Koşarak” bunlar erişebildiğim zamanları… Kaçırdığım ne varsa koşup yakalamak istiyorum ismini her duyduğumda… Tarık Tufan öyküleri, modern zamanlarda çocukluğumuza dönüp misketlere sarılmak gibi, komşuculuk oynamak gibi, annemize seslenip ekmek arası bir şeyler istemek gibi… Kendisi “Anlattıkça ruhum sükunet bulur sandım olmadı” dese de okuyucusunun çok fazla duyguyu birden bulduğuna gözümle şahit oldum. Ve şimdi onun da dediği gibi: “Değiştirelim Konuyu”

“Beni Onlara Verme”deki onca hüzünlü ve derin hikâye arasında Tarık Tufan’ın kendi hikâyesi nasıl etkilendi? İyi kalabilmek, güçlü olabilmek mümkün oldu mu?

Kendi hikâyemle, kitaptaki hikâyeler arasındaki mesafe kayboldu. Gerçeklikle kurgu, bir süre sonra iç içe geçmeye başladı. Hikâyelerin mekanı çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği semt. Oradaki karakterlerin bir kısmını tanıyorum. Belki tamamını, emin değilim. Hikâyelerin içinde pek çok yüzleşme, kaçma çabası, kavga hali, kabuk bağlamış yara, kabuk tutmamış yara, iç sıkıntısı, unutma ve hatırlama gayreti, özlem var. Bütün bunların yorucu olması doğal. Yazarsam daha iyi hissederim, kaldığım yerden daha güçlü hissedebilirim sandım ama olmadı. Biraz daha zaman geçsin bakalım.

“Bir el feneriyle hafızamın karanlık, kuytu, tozlanmış odalarına bir bir girmeye başladım”

Tarık Tufan Beni Onlara Verme“Beni Onlara Verme”yi hemen bitmesin diye yavaş yavaş okudum ve her öykünün sonunda gözlerim dolu kapattım kitabı. Ben okurken çok zorlandım, siz yazarken neler hissettiniz? Sızlamadı mı burnunuzun direği?

Tamamen kurmaca hikâyeler gibi olmadığı için çok kolay yazmadığımı söyleyebilirim. Bütün meseleler, karakterler hafızamda bir yerlerde duruyor nihayetinde. Unuttuğumu sandığım kimi ayrıntılar yazarken hafızamın derinlerinden gün yüzüne çıktılar. Burnumun diğerinin sızladığı anlardı. Çıplak, çaresiz, korunmasız kaldığım anlar. Bir hatıranın insanı boğazından yakalayıp nefessiz bıraktığı anlar. Buna kendim sebep oldum. Bir el feneriyle hafızamın karanlık, kuytu, tozlanmış odalarına bir bir girmeye başladım. Buna cesaretim vardı. Ama cesaret ettiğimin ötesinde şeyler karşıma çıkınca ne yapacağımı bilemediğim zamanlar oldu.

İllaki ilham geliyor ya da hayata dair bir şey yaşıyor ve kaleme alıyorsunuz. Yine de kendinizi kısıtladığınız anlar oluyor mu? “Toplum buna hazır değil”, “Benim bir kalıbım var, bu olmalı” dediğiniz anlar oldu mu hiç?

Anlatmak istediğim her şeyi anlatmıyorum. Buradaki en önemli ölçüt kendimin hazır olup olmadığı. İkna olmam gerekiyor. Bilinçaltımda toplumun kalıpları görünmez fakat güçlü bir duygu olarak yerleşmiş olabilir. Bunu ayırt edemiyorum. Tamamen reddetmiyorum da. Ama bilinçli bir tercih olarak toplumu ya da kendi kalıbımı öne sürmüyorum. Bir meselenin nasıl daha iyi anlatabileceğine kafa yoruyorum.

“Bütün kurmacalarda gerçeklik arıyoruz”

Bazı yazarlar üçüncü şahısların yaşanmışlıklarını romanlaştırıp çok ciddi satış rakamlarına ulaşıyor. Yaşanmış hikâyeleri okumak neden bizi bu kadar heyecanlandırıyor sizce? Toplum olarak neden buna meyilliyiz?

Okurun gerçeklik duygusuna karşı bir heyecan duyması anlaşılabilir. Bütün kurmacalarda gerçeklik arıyoruz. Edebiyatta da sinemada da böyle. Fantastik, bilim-kurgu anlatılarda bile zihnimiz olayları gerçekliğe doğru çekme eğiliminde. Okur, izleyici hikâyenin içinde bir yer bulup oraya yerleşmek istiyor. O hikâyenin bir parçası olmak istiyor. Kendi gerçekliğinden kaçıp başka bir dünyanın, zaman diliminin içinde yeni bir varoluş kurmak istiyor. Kısa süreli de olsa yeni bir varoluş. Bunun için gerçekliğine inanmak istiyor. Kurmaca olduğunu unutmak ve kendi hayalleri için alan açmak istiyor.

Sinemaya bulaştıktan sonra yazılarınızı hep bir film sahnesiymiş gibi yazdığınızı okudum. Bu, ya bir süre sonra öykü ve romandan kopmanıza sebep olursa? Sadece senaryoyla devam etmek istiyorum derseniz? Sizden beslenenlere haksızlık olmaz mı?

Yazdığım kimi metinlerde senaryo etkisi olduğunu ben de fark ediyorum. Yazarken mekan, olay, karakterler gözümün önüne geliyor. İzlediğim bir şeyi yazıyormuş gibi geliyor. Sadece senaryoya yönelmek gibi bir arzum yok. Hem edebiyatın hem de sinemanın içinde olmaktan mutluyum.

Düşündükçe üzüldüğüm bir konu da radyo programlarınız… Neler kaçırdı bilmeyenler, neler kaçırdı bu nesil? Ve neden bıraktınız?

Çok uzun yıllar radyo programcılığı yaptım. Özel radyolarda gece programları. Gece başlayıp sabahın ilk saatlerine kadar konuşuyordum. Bugün düşününce bir delilik hali gibi geliyor. Sahiden delilik sayılabilecek şeyler de yaptım. Gece yarısı rastgele telefonlar çevirip insanlarla konuşmak gibi. Canlı yayında oluyordu bütün bunlar. İnsanlara küfür etmemelerini rica ediyordum. Küfür eden oluyordu ama çoğunluğu hiç tanımadığı bu adamla konuşmaya başlıyordu. Gençtim, huzursuzdum, içim sıkılıyordu, nefes alamadığım zamanlar oluyordu, kendime, topluma, dünyaya karşı öfkeliydim ve bir delirme halinde konuşuyordum. Pek bir şey kaçırmış sayılmazsınız.

Bu işin eğitim verme kısmına girmeyi hiç düşündünüz mü? Atölyeler, kurslar vs?

Pek eğitim kısmında olmadım. Senaryo atölyelerinde dersler verdim kısa süreli. Ama uzun soluklu bir eğitim programını devam ettirmem çok kolay değil. Belki kısa süreli atölyeler olabilir.

“Yazarlık dediğimiz şeyin

bir kurs sonrası sertifikası

olmadığını hepimiz biliyoruz”

Workshoplarda dünya mutfağını, tiyatro kurslarında oyunculuğu, güzel sanatlar fakültesinde müzik yapmayı öğrenebiliyoruz. Peki, şu anda çok popüler olan yaratıcı yazı yazma atölyelerinden birine katılıp yazar olabilir miyiz?

Elbette bu atölyelerden çıkıp da yazar olmak mümkün. Ama yazarlık dediğimiz şeyin bir kurs sonrası sertifikası olmadığını hepimiz biliyoruz. İyi atölyelerde kendini geliştirecek ipuçlarını bulabilir insanlar. Motivasyonlarını yükseltebilirler. Ancak nihayetinde yazarlık insanın yeteneklerini, büyük bir gayretle üretime dönüştürmesiyle mümkün olacak. Herkes yazacak ama iyi metinler kalacak geride.

Her birimiz modern hayatın çoğu getirisinden vazgeçemesek de fırsat buldukça da yermekten kaçınmıyoruz. “Modern hayat; tıklım tıklım dolu bir deniz otobüsünde insanlarla göz göze gelmemektir” diyorsunuz. Sistem, aslında bizi yabanileştiriyor diyebilir miyiz?

Sistem nihayetinde bütün insani duygulanımları en aza indirgeyecek uygulamalar icat ediyor. İnsani zaafların işleyişe mani olmasının önüne geçiyor böylece. Zaaf derken sistemin zaaf olarak gördüğü şeylerden söz ediyorum. Merhamet, modern sistemde bir zaaftır mesela. Merhametli bir insan sistemin işleyişinde pek çok aksaklığa sebep olabilir. Şefkat, diğergamlık, kanaatkarlık, alçakgönüllülük ve başka bir çok iyi insan hasleti bir zaaftır sistemin gözünde. İnsanın bu büyük yabancılaşması sistemin aygıtlarını güçlendirmeye başlar. Yüz yüze bakmak insani tepkileri güçlendirir. Sosyal medyada bu kadar ağır nefret dili kurulabilmesinin bir nedeni de yüz yüze olmamaktır.

“Aşık olmak güzeldir ama

aşk adamı figürü olmak ayıp bir şey”

İmza gününde yeni bir öykünüzü kitap ismi yapıp yapmamak konusunda arkadaşlarınızla konuşuyordunuz. “Kitap ismi yaparsam ne romantik bir adam olmuş” derler diye bir cümle kurdunuz. Romantik olmak kötü bir şey mi? Ya da Tarık Tufan aşık olmadı mı olamaz mı?

Romantik olmak kötü bir şey değil hiç kuşkusuz. Ama bunun bir pazara dönüştüğünü görünce insan doğal olarak önlem alma ihtiyacı hissediyor. Romantik olmak bir piyasa karakteri olarak satışa katkı sağlıyor. Edebiyat piyasası diye bir alan oluşunca doğal olarak satış figürleri kurgulanmaya başladı. Yazarlar da metnin dışında piyasa karakterleri haline dönüştürülüyor. Sadece metne, anlatıya bakmıyor insanlar. Can sıkıcı bir ticari kafa işliyor. Aşık olmak güzeldir ama aşk adamı figürü olmak ayıp bir şey.

“Hiçbir şeyim yok! Hiçbir şeyim…”e bu soru. Güçlü görünmek zorunda hissetmek kendimize yaptığımız bir haksızlık mı?

Haksızlık, yalan, teselli, iç çekiş, nefes alma çabası, umut, endişe veya başka bir şey. Bilmiyorum.

Sinema, radyo, televizyon, kitaplar… Ben kitaplara ancak yetiştim. Başarınızı, sevenlerinizi gözümle görüyorum. Peki, bundan sonra neler var planlarınız arasında?

Yazmaya devam ediyorum. Belki bir senaryo daha yazacağım. Çok yeni başladığım bir roman var. Önce o romanı yazıp bitirmek istiyorum. Sonrasına bakarız.


1 Yorum on Tarık Tufan: “Merhamet, modern sistemde bir zaaftır”

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir